Start
Werke
Texte
Vita
Links
Presse

Azade Köker, Terkedilmiş Şehir, 2015, Kağıt/Video Enstalasyon, 40x40x90cm

 

 

http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/azade-koker-cozulus-elgiz-muzesi

 

 

Azade Köker

E n d k e t t e t – Ç ö z ü l ü ş

Sergi Açılışı: 8 Ekim 2015
Sergi Tarihleri:9 Ekim2015 – 7 Ocak 2016
Elgiz Müzesi, 9 Ekim 2015-7 Ocak 2016 tarihleri arasında Azade Köker’in sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçı eserlerinde doğanın kentleşme ile tahripedilmesine karşın bu sürece direnişi üzerinde yoğunlaşıyor. Azade Köker’in ‘Endkettet – Çözülüş’ sergisinde daha önceTürkiye’de sergilenmemiş karışık teknik ve kağıt çalışmaları ileyeni yaptığı mekan odaklı enstalasyonları müzede sanatseverlere sunuluyor.
Bir süreçten diğer bir sürece bağlanan koca bir zincirin halkaları bazen çözülür ve yere düşüp yığılır, düşünceler akışını kaybeder, zaman ve mekan bağlantıları kopabilir, bütün bunlar bir son anlamına gelebilir.
Ama bu son belki de bir alışılmışa, bir ezbere olan bağımlılığın sonudur.
Güzel olan her şeyin akışı ve sürekliliği de, bağımlı olmanın bütün esareti ve olumsuzluğu da bunları taşıyan zincir halkalarının gücü kadardır.
Yaşam zinciri ve esaret zinciri.
Ç ö z ü l ü ş sergisi birbirine zıt bu iki oluşumun sorgulanmasını ister.”
Azade Köker, Ağustos, 2015
Sergi hakkında detaylı bilgi, yüksek çözünürlüklü görsel için:
Elgiz Museum
Beybi Giz PlazaMaslak 34398 Istanbul
+90 (0) 212 290 25 25  
info@elgizmuseumistanbul.org
www.elgizmuseum.org
Sosyal Medya: /elgizmuseum
 

Azade Köker: Temsiliyet ve Çekinceli Biçimler Arasında.

Nat Muller

Azade Köker, kişisel ve profesyonel hayatının büyük bir kısmını iki geniş metropolis arasında geçirmiş: İstanbul ve Berlin. Mimari, demografi, ve tarih açısından birbirinden çok farklı olsalar da, ikisi de güçlü birer kimlik ve enerji yayıyor. Yaralanmış geçmişlerden arta kalanlar, zorlayıcı gelecekleri ile birlikte bu kentlerin dokularına işlemiş. Köker'in külliyatında şehir ortamının, hafızanın, tarihin ve anlatımın önemli bir rol oynaması tesadüf değil. İşlerindeki antropomorfik özellikler, bu şehirleri ve şehirlerin içindeki objelerin bazen açgözlü bir canavar bazen de şefkatli bir anne gibi gözükmesine yol açıyor. Pratiğinde inşa etme ve çürüme, düzen ve düzensizlik, kalıcı ve geçici arasındaki tedirgin edici gerginlikler ile işaretlenmiş. Bunlar aslında zıt güçler değil de Köker'in özenle inşa ettiği görsel düzlemlerinde ve yerleştirmelerinde birbirleriyle savaşan, birbirine karışmış, katmanlamış kavramlar.

Halep, Beyrut, Bodrum ve Mardin gibi şehirleri yorumlama biçimi örnek olarak görülebilir. Alternatif kartografiler kurgulayan sanatçı, şehir görünümlerini, seyahatlerinde çektiği fotoğraflar aracılığıyla haritalandırarak, yerlerini ve koordinatlarını coğrafi haritayı kullanarak yerleştiriyor. Bütün fotoğraf parçaları bir şehir peyzajı oluştururken aynı zamanda sanki oraya ait değillermiş hissini veriyor. Köker'in işlerinde birebir emsiliyet çoğu zaman kırılıyor. Bakir, bütün bir imgenin bilgileri verdiğini pek görmüyoruz. Tersine, Köker'in görselleri katmanlı, kısmı, kurgulanmış ve oldukça sübjektifler. Örneğin, büyük ölçekli karışık teknik işi Beirut'ta (2014), sanatçı Lübnan'ın başkentine yaptığı ziyarette çektiği yüzlerce fotoğraftan bir kolaj oluşturmuş. Mezhepçi ve bölünmüş şehir, özellikle 1990'da biten iç savaştan sonra, Köker'in gözünden olduğundan da kaotik ve parçalanmış durumda. Kentin simgesi haline gelmiş bazı yerler (örneğin “Egg”, şehrin merkezinde yıkımı tartışılan, savaş öncesi döneme ait bir sinema) olduğundan daha büyük ve önemli gösterilmiş. Bir kilise, haritanın batı kısmında yer alırken cami ise doğuda yer alıyor. Sanatçı, Batı'nın Müslüman Doğu'nun Hıristiyan olduğu şehirdeki ayrımı tersine çevirmiş. İnşaat vinçleri, şehirde sık sık görülen bir sahneyken Köker vinçleri yıkımı göstermek için kullanmış. Her gökdelen yapıldığında, geleneksel bir ev yıkılıyor. Dahası, bu işte sanki inşa edilmiş olan yapay alan dışında bir şey yokmuş gibi gözüküyor. Deniz ya da gökyüzü kalmamış. Binalar bütün mevcut alanı yok etmiş. Köker'in görselleri üst üste bindirdiği, fotoğraf silüetlerini kullandığı kendine özgü tekniği doku ve üç boyutluluk yaratıyor. Burada insan figürlerinin konturlarını yarı saydam bir kağıt ile kaplayarak savaş uçakları silüetleriyle birleştiriyor. Şehrin nüfusu hayaletlere dönüşüyor; belki de iç savaş sırasında ortadan kaybolan ve bir daha kendilerinden haber alınmayanlara bir referans ya da işlevsiz devletin felç olmasından bahsediyor. Ek olarak, savaş tehditi uzaktan belirmiş. Köker'in kartpostalı acımasızdır, ama dürüsttür. Tatile gelmek isteyenler için yaratılan, varolmayan ütopyadan bir sahne değil de gerçekliğin karmaşık, gözükmeyen karnıdır gösterdiği. Her gün koşulların değiştiği bu bölgede Köker aynı zamanda hafızanın görevini üstlenerek birkaç sene sonra yok olabilecek görselleri korur.

Elgiz Müzesi'ndeki sergi için yeni bir işinde, yok olma ve hatırlama arasındaki uçuculuğa daha da vurgu yapılır. Abandoned City (2015) adlı kağıt heykelinde, Detroit gibi küçülen şehirler, Çernobil'in yakınındaki Pripyat gibi hayalet şehirler ya da Ermenistan'da 1989'da bütçesi tükenip tamamlanamayan ıssız şehir Mush’u çağrıştırır. Abandoned City küçük kağıt bir calisma sadece 90 cm çapında ve 40 cm yüksekliğinde. Buna rağmen, etkileyici bir ufuk çizgisiyle kendini gösteriyor. Yine o hayaletimsi şeffaf beyaz kağıdı görüyoruz, tuğla ya da harcın sağlamlığından uzak, her an atılabilecek o malzeme. Köker, paslanmış demir inşaat profillerinin etrafına kağıt parçalarını sarıyor. Demir profil, kağıda dikey bir tüp yapısı verirken pas kağıtta iz bırakıyor. Bunları kullanarak pası iç tarafa alarak, şehrinin peyzajı için küçük, basit, çatısı açık gökdelenler tasarlıyor. İroniktir ki kağıt kadar kolay atılan bir malzeme, koskoca bir şehir için yapı malzemesi olarak kullanılıyor. Kırılganlığına ve kalıcı olmamasına rağmen kusurlu ama anıtsal. Pas, tanımsal olarak zamanın geçtiğine ve işlevin yitirildiğine işaret eden bir malzeme. Aşınmış malzemenin tortularıyla işlevselliğini kaybetmiş yapı malzemesi ve geri dönüştürülebilir kağıt, bu işin pek de kolay olmayan şiirselliğini yaratıyor. Gördüğümüz sahne zamanda donmuş gibi ama bir taraftan da farklı zamansallıklarla ilişki içerisinde. Bu nedenle çekinceli bir harabe, geçmiş ve gelecek arasında duran, bitirilmemiş, çatısının olmamasından anlaşıldığı kadarıyla içi boşaltılmış. Sanatçı, bu küçük şehri 20. yüzyılın çirkin süslemelerinden biri olan başka bir objenin içine yerleştirmiş: diz yüksekliğinde, ters çevrilmiş, yine kağıtla kaplanmış bir uydu anteni.

Entkettet 2015), Orthopädische Zustände (2015), Time Span (2015) ve Rhizome (2015) gibi işleri gazlı bez ile kaplanmış Japon kağıdından yapılmış.
Entkettet tavandan sarkan, gerçek boyutunda bir çapa zinciri. Kan lekelerine benzeyen pas lekeleriyle çillenmiş. Bir kere daha obje işlevini kaybetmiş. Kırılgan ve kanayan halinde, kendi dışında birşeyleri bir arada tutamıyor. Sadece heykelsi bir biçim olma sürecinde. Köker'in projelerini karanlık ve kötümser olarak okumak fazla basit olurdu. Biçim ve dönüşüm ve dolayısıyla yaşam ile konsantre bir ilişki kurar Köker'in işleri. Gazlı bez, aynı zamanda iyileştirmek ve çare bulmak için kullanılır. Bu yüzden de bu işlerin içinde her zaman bir umut unsuru vardır. Örneğin, Orthopädische Zustände'de, üç tane havadan asılı obje ağaç dalları gibi durur. Daha yakından baktığımızda kapsül içindeki tohumu andıran tüp benzeri uzun bir objeyi görürüz. Kenarları bandajla tutturulmuş dikişlerinden dışarı çıkmaya mı çalışıyor yoksa çaresizce içeride kalmaya mı çalışıyor belli değil. İzlediğimiz, açık bir yara mı, iyileşmekte olan bir yara izi mi yoksa bir doğum mu? Heykel, geçici ve melez halinde hem öyle hem değildir; biçimsel olarak işlese de durumu belirsizdir.

Rhizome işinde durum daha net gözüküyor. Gerçek boyutunda bir ağaç kütüğü, tavandan sarkıyor ve karmaşık kökleri sallanıyor. Burada Köker normalde görünmeyeni gösteriyor: Ağacın kökleri. Heykelde, doğada olduğu gibi ağacın gövdesinden büyükler ve ağacın gözüken kısmından çok daha geniş bir alana yayılırlar. Yalnız bu ağacın tepesi yok. Büyük bir boşluk bize geri bakıyor. Abandoned City'de görülen evler gibi, ağacın kendisi boş bir kabuk. Ölü malzemenin içi boş. Belki de bu iki projenin bize hatırlattığı, hayatta kalmamızı sağlayan şeylerin görünmez olduğu ve biçim ile temsil edilemeyeceğidir.

Bu fikir, 2011'deki The Window'da farklı bir yöne çekilmiş. Pencere, içerisi ve dışarısı arasındaki bir çerçevedir. Bu iki dünya arasında bir kanal görevi görmediğinde bir işlevi yoktur. Köker'in heykelsi işi, kullanışlı objeleri kullanarak yaptığı birçok işte olduğu gibi, kullanışlılığını yitirmiştir. Entkettet`teki çapa zincirinde olduğu gibi, bu kayıp, objenin gerçek dünyada referans verdiği şeyin ne olduğuna dikkat çekme görevini görür. Diğer bir deyişle, belki de ilk defa pencerenin tasarımını, zincirin ustalıkla yapılmış olmasına, ağacın şekline dikkat edebiliriz. Semiyotik bir yer değiştirmeyle, imleyen imlenene dönüşmüştür. Pencerenin, ağacın, kablonun fikri tamamen kendine referans veren bir haldedir. Köker'in dantel ve özel bir çimento karışımıyla kaplanmış penceresi içeriye ya da dışarıya bakmayı kolaylaştırmaz. Panjurları açık olsa da manzara kapanmıştır. Pencere artık bilgi akışı için aracı olmaktan çıkıp sadece kendine aracı olur. Obje ile aracılığın birleşmesi, renk ve malzeminin birbirine benzemesine dikkat çeker. Hatta bu pencere, Köker'in pratiği için bir metafor olarak da kullanılabilir. İşleri, bakma hareketini engeller ve bakışımızı tekrar odaklar. Özellikle fotoğrafı kullandığı karışık teknik işleri, bu duruma örnek verilebilir.

Örneğin, beş metre uzunluğundaki üç parçalı tablo The Walk'a (2011) bakalım. Eski bir Çin deseninden alınmış, net olmayan bir terracota arkaplan üzerinde, farklı mesafelerde insan grupları görebiliyoruz. Köker'in 'turist' tabirini kullandığı bu insanlar, etraflarını keşfetmek yerine izleyiciye bakıyorlar. Koşullanmış bakma biçimimiz bu şekilde çözümleniyor; biz onlara bakarken onlar da bize bakıyorlar. Bu optik durumu daha da rahatsız edici kılan, arkaplanın üzerine yerleştirilmiş olan insan silüetinin tekrar ettiği desen. Fotoğrafa hareket ve boyut katan bu katman aynı zamanda yüzeyi parçalara ayırıyor. Soru, “Kim turist olarak tanımlanabilir?”e dönüşüyor: Bu işte temsil edilen insanlar mı yoksa onlara bakan biz mi? Belki de bir sanat işine bakma tecrübesinde her zaman 'turistik' bir unsur vardır: Tanımadığımız bir alanı tecrübe etmenin getirdiği muhteşem yabancılaşma. Öte yandan Köker, izleyicinin bu büyülenme hissinin içinde kalmasına izin vermez. İşleri bizi her zaman biraz rahatsız, tedirgin hissettiriyor. Şehir peyzajlarında olduğu gibi buradaki hiçbir şey huzurlu, pastoral ya da mükemmel değil. Takıntılı bir biçimde tekrar eden siluetler (insan figürleri, savaş uçakları, kuru kafalar, örümcekler) sadece estetik bir zevk vermek ya da süslemek için fazla kafa karıştırıcı. Bu şaşkınlık, sanatçının külliyatında kullandığı sosyal ve siyasi konulara da hizmet ediyor. Köker, ilgilendiği konular için sahneyi hazırlamaktan çekinmiyor: Erken dönem kağıt kolajlarında cinsiyet ve cinsellik teması, Justice Palace II'ta (2014) Türkiye'deki kusurlu adalet sistemi, Tanks in the Forest'ta (2011) savaş ve şiddet, Bodrum'da (2013) israf, video ve karışık teknik yerleştirme Fugue'de (2013) doğal felaketlerin sonuçlarını işliyor. Önemli olan malzemenin (fotoğraf, kağıt, özel yapıştırıcı, tuval) işlerine aracı olduğu kadar işlerinin içeriği de.

Birçok farklı mecrayı kullanan üretken sanatçı Azade Köker aslında bir heykeltıraş. İşlerindeki malzeme kullanımı hiçbir zaman kenara itilmemiş; aksine, mecranın malzeme özellikleri, heykelde olduğu gibi, ona her zaman yön göstermiş. Köker her zaman büyük bir incelikle, bazen tereddütle ama bilinçli olarak, malzemenin uçuşarak kendini gösterip göstermeme arasında gidip gelmesini sağlıyor.

 

 

 

 

 

 

 

Azade Köker, Abandoned City, 2015, Paper/Video Installation, 40x40x90cm

 

Azade Köker

E n d k e t t e t – D i s s o l u t i o n

OpeningDate: 8 October 2015
ExhibitionDates: 9 October 2015 – 7 January 2016
The Elgiz Museumwillhostone of Turkey’scontemporaryartists Azade Köker betweenOctober 9, 2015-January 7, 2016. The artist explorestheresistancethatnatureshowstowardsitsdestructionandurbanisation. Entitled ‘Endkettet – Dissolution’ thisexhibitionexaminesKöker’sinterrogation of socio-politicalissueswithpreviously un-exhibitedmixedmediaandpaperworksalongsidenewspace-orientedinstallations. 
Thelinks of thebigchainthatconnectoneprocesstoanothersometimescomeundone, falltothegroundand pile upthere, thoughtslosetheirflow, theconnectionsbetween time andspacemayrupture, all of thismaysignify an end.
But perhapsthisend is an endto a routine, to an addiction of a rote.
Theflowandcontinuity of everygoodthingandallthethraldomandnegativity of dependency is as strong as thelinks of thechainthatcarriesthem. 
Thechain of life andthechain of thraldom.
TheexhibitionD i s s o l u t i o npromotesthequestioning of thesetwooppositeformations.”
Azade Köker, August, 2015
Formoreinformationabouttheexhibition&highresolutionimages:
Elgiz Museum
Beybi Giz PlazaMaslak 34398 Istanbul
+90 (0) 212 290 25 25  
info@elgizmuseumistanbul.org
www.elgizmuseum.org
Social Media: /elgizmuseum

 

 

 

Nichts ist wie es erscheint

 

Für (jeden) Künstler wird die kreative Bewegung, mit gebärender Besessenheit in einer Welt voller Spannung gegen die Wirklichkeit entzündet: sowohl John Constable, der die Einzelheiten einer Landschaft malt oder auch Frank Stella, der den Entstehungsablauf der Kunst erforscht (Strich + Form, Farbe), in beidem werden Reflexion von Wirklichkeit und Vorstellung, Wahrheit und Idee, Ewigkeit und Sterblichkeit, sowohl in der Kunst als auch außerhalb der Kunst in einer Totenwelt ineinander gemischt.
Für Azade Köker ist dieser Bereich ungewöhnlich komplex, sowohl in Bezug auf Form als auch in Bezug auf Bedeutung mit reichen Schichten (wirklich und metaphorisch); sie lädt ihre Zuschauer ein, ihr Sicht-, ihr Glaubens-, ihr Wissens- und sogar ihr Lebenskontext zu befragen.

Infolgedessen erstellt sie auch metaphorische und Bedeutungswelle, während sie ihre Fotos sowohl mittels Form als auch visuelles Bereich beschichtet. Diese Ideen flanieren unbemerkt in mehreren Fotokollagen von Köker; obwohl für jedes Bild sie sehr bedeutend und konventionell sind, sind sie nur für aufmerksame Augen zu sehen. Für Köker ist der Schädel mehr als der Tot (und Sterblichkeit), es ist vielmehr Zeitlosigkeit (und das Leben selbst) und dementsprechend die Ewigkeitsbegriffe der Kunst aneignendes Symbol. (Zu guter Letzt ist es unmöglich, dass Köker, die Schädel in den Bildern “Vanitas” der holländischen Meister referenziert.) „Zwei Dinge bleiben nach dem Tot der Menschen.“, sagt „Skelette und Idee.“

 

Es ist angebracht, dass die Physik der Kunst von Köker, sowohl mit Kunst als auch mit Material (wir können sagen, dass es die „Skelette“ des Kunstwerks ist) betreffende Ideen herausfordert und die Begriffe des Kanals erweitert: handelt es sich um Fotos? Um Kollagen? Ist eine Fotokollage auf einer Leinwand mit zwei Dimensionen (hinsichtlich Strukturelle Tiefe) oder mit drei Dimensionen? Meistens integriert der Künstler auf die Oberfläche der Leinwände mit großen Maßen Videos und verleiht dem Kunstobjekt und unsere Auffassung neue Dimensionen (erneut sowohl wortwörtlich als auch fiktiv).

Und somit füllen die Vorstellungen andere Vorstellungen, beschlägt sie, bewahrt sie, aufdeckt sie und aufdeckt sie erneut: sie sind Geister der früheren Stätte, der verlorenen Welten; sie sind in die Skeletten der politischen Opfer, der Gefallenen, deren Mörder nicht gefunden wurde, der Gerechtigkeitspaläste (“Justice Palace”, 2014) begrabenen Gesichter; sie füllen und formen, teilen sie in Stücke, verbinden, beschichten die Landschaften und bilden einen Bereich mit Bäumen, eine Wüste, eine Stadt (“Beirut”, 2014), hunderte von Figuren ohne Gesichter, die für die Stellen, die wir nicht besucht haben; sie sind stille Schädel-Ozeane, die einen Wald füllen (Lands Cape of Silence”, 2010) – ein Anprall von Industrie und Natur, der Zyklus der im dunkeln wartenden Umweltkatastrophen und Leben und Tot, erinnert daran, dass nur die Sterblichkeit unsterblich ist. Wir sind hier und nicht dort. Die Schädel erscheinen vor unseren Augen und verschwinden wieder: der Wald bedeckt sie, danach verschwinden sie.

Alle von dem sind eine Spiegelung einer unübersichtlichen, auf einer gigantischen Leinwand ausgedehnten Fotokollage. Köker fragt uns geradezu, sind die Fotografen keine Spiegelung? Ist unsere Erfassung hinsichtlich durch ihn aufgefangene und danach erneut geschaffene Welt, genauso wahr wie die Wirklichkeit?

Eben diese Fertigkeiten – und metaphorisch, gegen die Schwierigkeiten – macht die Kunst von Azade Köker nicht nur Bilder und ästhetische Gegenstände, sondern noch mehr – obwohl sie eigentlich auch so sind. Eine gewichtige Kette, einrostend und riesig, fällt runter und wird dort zusammengestellt: dies ist die Information, welche die Gewichtigkeit der Sorgen, Gewichtigkeit der Gefangenschaft, Gewichtigkeit der Information, Vorhaben und Wahrscheinlichkeit zusammenhält.

Nur: diese Kette ist aus Verbandstoff und Papier gemacht. Es handelt sich um eine leichte und lockere Kette und der Rost entstand nicht nur aufgrund Zeit und Abnutzung, auch das Geschick spielt hier eine Rolle, durch die bewusste Hand des Künstlers entwickeltes Geschick; aufgrund von Zusammenarbeit der erschaffenden Kräften entstandene, durch die erschaffenden Kräfte des Künstlers und der Natur…

Wenn wir es betrachten sollten, ist dieser Gegenstand aus dieser Sicht auf keinen Fall eine Kette: es ist eine Statue, ein Spiel zwischen Form und Material, ein Ding, sowohl etwas, das wir glauben gesehen zu haben, als auch nicht – eine Kette. Vielleicht verbindet dies sie mit ihren eigenen Auffassungsbemühungen: einer der menschlichsten Bedürfnissen, der Bedarf den Gegenstand zu definieren, mit keine Bedeutung und ohne Bedarf auf Bedeutung – wie in der Kunst – sogar an den Stellen.

 

Vielleicht definiert dies mehr als alles den Kern der Kunst von Köker: nichts ist wie es erscheint. Ein Fotograf eines Apfels (“The Apple”, 2011) ist im Grunde kein Fotograf eines Apfels. Es ist geschnitten und wieder zusammengestellt; der Künstler umwandelt etwas, was kein Apfel ist, erneut zu einem Apfel. Nur mit Farbe und Papier – die Gebrauchsgegenstände des Künstlers – während schaffen und machen, erschafft die Erschaffungslegende von Grund auf erneut: Eva ist hier die erschaffende und der Apfel (als ein Kunstwerk) ist unsterblich, sogar die Unsterblichkeit selbst.

Und somit ist der Künstler der eigentliche der wahre Erschaffer, intuitiv aufgefangen, sogar als (Kunst) Gegenstand als auch eine neue fiktive Wirklichkeit ohne Kontakt mit der Literatur; diese neue Wirklichkeit ist nur ein Ideal der Phantasiewelt des Künstlers: „Sie sehen wie Wirklichkeit aus aber sie sind nicht wahr: sie verkörpern nur die Lage der Gegenständen in meinen Eindrücken.“

Während Azade Köker diese Eindrücke mit uns teilt, lädt sie uns großzügig in ihre Wirklichkeit ein; jedoch noch viel mehr, sie lädt uns ein, unsere Eindrücke zu befragen – unsere Eindrücke in unserer Umwelt – oder glauben gesehen zu haben – zu befragen und erneut zu bewerten und vielleicht sogar unsere Wirklichkeit zu bilden.

 

Abigail Esmen

 
Start
Werke
Texte
Vita
Links
Presse